Çarşamba, Eylül 29, 2010

Babies

Bugün Babies'i izlerken, aklıma Bıdık'ın Selin'e ilk yaklaştığı zamanlar geldi. Bize, "bebeği evdeki hayvanlarla karşılaştırmadan önce, mutlaka kirli bir bezini koklatın" demişlerdi. Gerçekten Bobi Selin'e çok kolay alıştı ama Bıdık'ın alışması günler aldı. Belki de bu kirli bez olayı sadece köpeklerde işe yarıyordur... Bu resimler Bıdık'ın Selin'e ilk yaklaşma denemelerinden..


Filmdeki Moğol bebek Bayar gibi, Selin'de küçükken evdeki hayvanlara çok zarar verirdi. Bıdık'ın kuyruğunu kulağını falan çeker, Bobi'nin üstüne yatar, ayağını çeker, kafasına bir şeyler atardı. Hatta bir keresinde kafasına bir tencere kapağı geçirmişti. Ne Bıdık, ne Bobi tek bir kere bile Selin'e zarar vermediler. Gerçekten, hayvanlar nasıl oluyor da bebekleri anlıyorlar bilmiyorum, Babies'de kocaman inekler bebeği ezebilecekken, bir şekilde ona zarar vermeden geçiyorlar.

Son yıllarda izlediğim iyi filmlerin çoğu belgeseldi. Bu da onlardan. Keşke buna benzer bir film, Türkiye'nin dört bir yanında çekilse, o da çok güzel bir film olurdu herhalde.

İşte mutluluk

Salı, Eylül 21, 2010

5 yaşında Selin

Oyun, oyun, herşey oyun! Sabah yataktan kalkmak, yüzünü yıkamak, giyinmek, merdivenden inmek, okula gitmek, herşey ama herşey oyun.

Tükürüğüyle kocaman balon yapabilen nadir insanlardan. Gerçek bir yetenek.

Çok zıpır, tam fırlama. O kadar komik ki, büyüdüğünde stand-up komedyen olmaya aday.

Devamlı konuşuyor. Hiç durmuyor. "Anne biliyormusun, Yasemin'in küçükken bir muhabbet kuşu varmış. Ama ölmüş. Iyi bakamamışlar mı yoksa yaşlandığı için mi bilmiyorum. Keşke ölmeseymiş.... Yatakta zıplarken güm diye düşmüş, inanabiliyormusun? Biz çok güldük... Sonra benim odanın önündeki camları kırdırır, oraya bi ahır yaptırırız, küçük bir at alırız, o at büyüyüp yaşlanınca ölücek di mi? Hıh işte ondan sonra yine bebek bi at alırız.. Su bize gelsin diye annesiyle konuşacakmış ama daha arkadaşlarında kalmasına izin vermiyorlarmış, o yine de...". Konuları birbirine bir şekilde bağlıyor. Aralarda benden sadece evet / hayır / hııı gibi yorumlar çıkması yetiyor, o konuşmaya devam ediyor.

Cin gibi! 5 yaşında olduğuna bin şahit lazım. Sebeb-sonuç ilişkisini çok mantıklı bir şekilde kuruyor. Devamlı soruyor, anlamaya çalışıyor. Herhangi bir sorunla karşılaştığında, nasıl çözülebileceği konusunda bir sürü alternatif sunuyor, çoğunlukla ağzımız açık seyrediyoruz. Dil pabuç kadar ama cümleleri o kadar güzel kuruyor ki, kızmak zor oluyor. Maşallah!

Şu anda anne babayla hiç benzerliği olmayan kendine has bir şahıs. Bu yaşta şahıs olunabiliyor mu gerçekten?

Kendine güven hat safada. Sorulduğu zaman "ben büyüdüğümde bin tane şey olucam diyor". Eskiden "hayvan doktoru ve at binicisi olucam" derdi ama bunlara dansçı, sihirbaz, kovboy vs vs eklendi.

Hayvanlar hala onun için çok önemli, kurduğu oyunların hepsi hayvanlarla. Evimizde sürekli olarak Bobi, kedilerimiz ve kaplumbağalarımız var ama aralarda kavanozlar içinde karıncasından, uğur böceğine, salyangozundan örümceğine yaratıklar girip çıkıyor.. Hayatta en istediği şey bir papağan ya da muhabbet kuşu almamız.

Keçi gibi inatçı, hele kıyafet konusunda canımı okuyor. Etrafta ne kadar pembe, cafcaflı, pırıl pırıl şey varsa hepsini giymek istiyor. Kışın ortasında yazlık, yazın ortasında kışlık. Üstüne sadece bi tshirt giyerek, eteksiz pantalonsuz dışarı çıkmak istiyor. Allahtan okulda kıyafeti çok kısıtlıyorlar, inşallah zamanla o da bu kıyafet olayını aşar.

Hala mızmız, istemediği bir şey olduğunda hemen gözleri sulanıyor.

Doğduğunda annenin de babanın da mutluluktan ağlamış olmasını unutmuyor. "Insan mutluluktan ağlar mı gerçekten, allah allah" diyor.

Eskiden oyuncaklarını bana konuştururdu, şimdi bu bitti gibi. Kendi kendine konuşarak oyun oynuyor. Şu anda benim konuşturduğuğ tek görünmez varlık "Kral". Kral'ı Arabalar filminde tanımıştı, o günden beri bizim araba Kral oldu. Durduk durmadık yerlerde Kral'ı konuşturuyorum veya onunla, Şimşek'le Sally'le ve diğer arkadaşlarıyla ilgili bir hikaye uyduruyorum.

Hala erkekler ikinci sınıf vatandaşlar. "Efe'yle neden oynamıyorsun" diye sorduğumda, burun kıvırarak "ama o erkeeek" diyor... Arkadaşları içinde en güzel oyun oynadığı Lara, onunla artık farklı okullarda olduğu için çok üzülüyor. Onun dışında, komşumuz Büyük Selin ve Nil devamlı görmek istediği arkadaşlarından.

Ve tabii ki en sevdiği film hala "Arabalar". Filmdeki bütün şarkıları ezbere biliyor. Arabalar'ın ikincisi çıksın diye bekle bekle öldük. Allahtan aralarda Disney, 5 dakikalık Mater'in Hikayeleri'ni veriyor, onlar da yeteri kadar heyecan yaratıyor. Sinemaya gitmeyi seviyor, bu yıl bir sürü film izledi, en son Kediler ve Köpekler ve Çılgın Hırsız'ı izledi.

Yazın tiyatrolar kapanıyor ama kışın hala düzenli olarak gidiyoruz, çok seviyor.

Çok ilginç bir şekilde Rodger Hodgson seviyor. 5 yaşında, Ingilizce bilmeyen çocuklara da hitap ediyor olabilir mi? Aralarda inceperdi, injeperdi şakıyor. Diğer zamanlarda çocuk şarkıları dinlemeye devam ediyor.

Hergün kitap okumaya devam ediyoruz. Bazen ben kaytarmaya çalışsam da izin vermiyor. Şu anda Felaket Henry'nin maceralarına çok gülüyor. Scooby Doo'nun hikayeleri ve Mickey'le Mini'nin dedektiflik hikayeleri de sevdikleri arasında.

Hala resim yapmayı, dans etmeyi, şarkı söylemeyi seviyor.

Hala uyumaktan nefret ediyor. Geceleri 11'de zor uyuyor, sabahları erkenden zıplayarak kalkıyor. Erken yatırmaya çalıştığımda, "ben senin istediğin saatte, senin istediğin şeyleri yapmak zorunda mıyım?" diyor. Hala bensiz yatamıyor. Yatmadan önce mutlaka sırtını kaşıttırıyor, bacakları ağrıdığı için masaj yaptırıyor. Bazen gecenin ortasında uyandırıp masaj istiyor. Günde 10 saat uyuyor.

Yemekle hala arası iyi değil ama allahtan meyve sevgisi devam ediyor. Her meyveyi severek yiyiyor. Yumurta, beyaz peynir, çörek, börek, tatlı hiç yemediği şeyler. Taze fasülyeyi, semiz otunu, bamyayı, pirzolayı ve makarnayı seviyor.

Şu anda boyu 1.22 cm ve 22.5 kilo. Ayaklar palet gibi, 31 numara.

Ata binmeyi seviyor ama atı kendisi idare edemiyor. Korktuğundan veya dengeyi sağlayamadığından değil, biraz daha pratik yapması gerektiğinden.

Yüzmeyi öğrendi, daha doğrusu kolluk takmayı bıraktı. Hala kulaç atarak yüzemiyor ama köpekleme veya dala çıka suyun üstünde kalabiliyor.

Bilgisayar oyunlarını çok seviyor ama haftada sadece 2 saate izin veriyoruz, o yüzden kızıyor.

Eski okulundan ayrıldı. Şimdiye kadar bol bol oyun oynayabileceği, okuma-yazma / bilgisayar vs ogretmeyen, yeşil bahçeli okullara gitti. Ama artık "anaokul" kültüründen farklı, çok daha kurumsal, daha büyük, gerçek anlamda bir "okul"a başladı. Şimdilik çok sevmiş görünüyor, her gece durmadan anlatıyor, umarım böyle devam eder. Şimdiye kadar en sevdiği dersler seramik dersi ve dans dersi oldu. Erkek çocuklarının bale pabuçları giymeleri çok komiğine gidiyor. Komik olan başka bir şey de, Ingilizce öğretmeninin adı; Mistır Hiigıreyv, diyip gülüyor.

Öyle sıkıca sarılıp, öyle bir öpüyor ki alıp içime sokasım geliyor. Hayatımın aşkı...

Cumartesi, Mart 13, 2010

Eminönü

Mısır çarşısı, çok uzun zamandır gitmediğim için burnumda tütüyordu. Kalabalık bir grup, ilk önce Kapalıçarşı sonra Mısır Çarşısı yapalım diye anlaştık ve yollara düştük.

Cumartesi öğle arası gittiğimiz için park bulmak sorun oldu ama hava güzel olduğu için uzun uzun keyifle yürüdük. Kapalıçarşı'yla başlayıp, oradan Tahtakale üzerinden Mısır Çarşısı'na kadar gittik.

Selin ve Efe için çıkartmalar ve ufak tefek bir kaç oyuncak, yaptıkları resimler için Şark Han'dan incik boncuk, kendimiz için baharat, peynir, Kurukahveci Mehmet Efendi'den kahve, Nüans'tan pastacılık malzemeleri aldık.

En son Çiçek pazarı ve evcil hayvan pazarına uğrayıp, tavşanları, horozları, ördekleri sevdik. Balıklara uzun uzun bakıp, bir kaç ufak tefek şey aldık.

Güzel bir gündü ama kısa sürdü. Bir dahaki sefere, hafta içi gidip daha uzun kalmalı.

Cevizli cupcake

Kupkeklere bayılıyorum, en favori olanlarım ise bu adresteki oreo cookie'yle yapılanlar. Oreo cookie bulmak zor olduğu için, biz cevizli olanını yaptık. (Hoş zaten bulsak bile, kupkek yapana kadar dayanmazlardı) Mutfağı o kadar dağıttık ki toplamak iki günümü aldı.

Tarifini şu kitaptan, gıda boyası, süsleme şekerlerini falan da Mısır çarşısındaki Nüans'dan aldık.

Ama emeklerimize değdi. Selin istediği gibi süsledi, ben de istedim gibi yedimmm...

İşte son durum

2 haftadır Selin'in odasını kümese çevirdikleri halde, yok sıcak olsunlar, yok ışıkları olsun diye uğraştığımız civcileri, kediler etraflarında pusuya yattıkları için vermek zorunda kaldık.

Bu arada, Selin'e okulda verilen ödev, kavanozun içinde ufak bir salyangoz. Salyangozlar ne yer ne içer derdine düştük.

Yine, Bıdık kaplumbağalara musallat olduğu için, onları işe götürmek zorunda kaldım. Elimdeki kaplumbağa poşetine dikkat edeyim derken, yolda kaza yaptım ve hem kendi arabamı hem de bir komşumun arabasını haşat ettim.

Bir evde köpek, kediler, kaplumbağalar, civciler, salyangozlar olursa ne olur? Tabii ki keçileri kaçırmaya ramak kalır, ama telaşa lüzum yok. Arabanın masrafını ödemek, aklımı başıma getirir.

(Fotoğraf not: Selin civcivlere, 'Hadi Uyu Küçük Kuş' kitabını okurken)

Ağlayan Kek

Doğumgünümde bir arkadaşımın eşi sürpriz yapıp, işe bu pastayı yolladı, ben de kalan ufak bir dilimi eve getirdim. Selin pasta, tatlı türü şeyleri sevmiyor, bir denesin istedim. Gerçekten çok severek yedi, o yüzden tarifini alıp biz de yaptık. Hem kolay hem lezzetli. İşte şöyle:






Malzemeler:
Keki için:
4 adet yumurta
2 çorba kaşığı kakao
2.5 kahve fincanı şeker
3 kahve fincanı un
1/2 çay bardağı sıvıyağ
1/2 çay bardağı süt
1 paket vanilya
2 paket kabartma tozu

Üzerine:
2 paket krem şanti (2 su bardağı soğuk süt ile çırpılacak)
1 paket çikolata sosu (2 su bardağı süt ile pişirilecek, ocaktan indirilince parçalanmış çikolata -1 paket (80 gr) bitter çikolata - ilave edilecek)

Yumurta ve şeker krema kıvamına gelene kadar çırpılır, diğer malzemeler katılır. Mixerle iyice çırpılır. En son kabartma tozu katılır ve tahta veya silikon kaşıkla karıştırılır. Yağlanmış kare borcam ile 170 derece önceden ısıtılmış fırında 30 dk pişirilir. Fırından çıkınca, sıcak kekin üzerine 1 su bardağı soğuk süt dökülür. Kek soğuduktan sonra, üzerine krem şanti dökülür ve onun üzerine çikolata sos dökülür.

Afiyet olsun...

Salı, Ocak 26, 2010

Bizim bahçe


Keşke yılbaşında da böyle olsaydı...

Çarşamba, Ocak 20, 2010

Salı, Ocak 19, 2010

Beyoğlu'nda

Geçen hafta benim için çok zor bir haftaydı ama Cumartesi herşeyi unuttum çünkü kızımla yalnız çok güzel bir gün geçirdik. Sabah ilk iş erkenden kalkıp, Aksanat'daki En Mutlu Kim'i izlemeye gittik.

Selin çok bi şey anlamadı bu oyundan, meğer büyüklere hitap eden bir çocuk oyunuymuş :) "Ne diyolar?" diyip durdu ama ben çok sevdim, yetenekli oyuncular, güzel espriler, gerçekten büyüklere hitap ediyor ama olsun...

Sonrası daha da güzeldi. Selin'le Istiklal Caddesi'nin bir başından öbür başına yürüdük. Daha doğrusu ben yürüdüm, Selin pusetinde geldi. 4.5 yaşına geldi ama hala çok uzun yürüyemiyor, bi 15 dk yürüdükten sonra, kucak diye tutturuyor. Ben de Beyoğlu keyfimi kısa kesmek istemediğim için, insanların bakışlarına ('kocaman çocuk pusette!' bakışı) aldırmadan devam ettim. Yağmur yağarken kalabalık azaldı, yürüyüş daha bi keyifli oldu.

Her zaman olduğu gibi ilk amacım şöyle güzel bir Zencefil ziyafeti çekmekti, kaç yıldır gitmedim. Ama Selin mantıda mantı diye tutturduğu için, pas geçmek zorunda kaldık. İçine en fazla 5 kişinin sığabildiği bir dükkana girip, mantılarına yumulduk. Sonra, sokak satıcılarından şu 1 liralık, camdan aşağı yapışarak düşen spiderman'lerden aldık. Selin ilk defa kazı-kazan kazıdı, 1 lira kazandı ve çok sevindi. San Antoine'da mum diktik, dilek diledik, güzelim yilbaşı süslemelerine hayran olduk.

Galatasaray'ın önünde oturma eylemi varmış, Selin'e oturma eyleminin ne olduğunu anlatmaya çalıştım ama başaramayıp onun yerine, "büyüyünce tekrar sor" da anlaştık. Robinson Crusoe'dan kitap baktık, elinde "kahve sizden fal bizden" diyen adama fal baktık :) Tünelde müzik aletleri satan dükkanlarda dolandık, dümbeleklere bayıldık.

Yaşadığımız şehirde turist olmanın keyfini çıkardık.

Çarşamba, Ocak 13, 2010

Minik bir anı


Babanın cep telefonundan sesler gelir ama uzakta olduğu için, kimse yerinden kıpırdamaz. Selin koşa koşa gider, telefonu alır ve "Aloooo, Alooo" der. Sonra kocaman bi sesle seslenir "Babaaa, telefonun çalmıyormuş, sana mektup gelmiş!"

Çarşamba, Ocak 06, 2010

Meyve salatası

Bir sürü meyveyi beraberce kestik (muzlar hariç, onların herşeyini Selin tek başına yaptı), üstüne bal döktük, bol bol da fındık fıstık ekledik.
Süpper oldu!

Pazar, Ocak 03, 2010

Ben bir kurbağayım

Dün ilk defa Devlet tiyatrolarında bir çocuk oyununa gittik: "Ben bir kurbağayım".

Şişli'deki Cevahir Alışveriş Merkezinde, Devlet Tiyatroları'nın Şişli sahnesi varmış. Ben Cevahir AVM'yi de ilk defa gördüm. Aslında pek gördüm sayılmaz, üstüme üstüme gelen, düzinelerce insandan görünen ne varsa onu gördüm.

Salon biraz havasız ve sıcak olmasına rağmen, temiz ve hoştu. Dekor ve kostümler ise inanılmazdı, şimdiye kadar böyle güzelini görmedim. Keşke oyunun konusu da biraz 'çocukca' olsaydı.

Çocuk oyunlarında sanırım, yazarlar 5 ile 12 yaş arası bir kitleyi düşünerek hareket ediyorlar ama şimdiye kadar gittiğimiz oyunlarda hiç böylesini görmedim. Genelde 3 yaş- 8/9 yaş arası bir seyirci oluyor. Belki de çocuk oyunlarını küçük ve büyük çocuk oyunları diye ayırmalı ve bu oyunların kuralları da farklı olmalı. Mesela küçük çocuk oyunlarında kesinlikle aşk meşk olmamalı, konusu basit ve kolay anlaşılır olmalı, uzun ve karışık cümlelerden uzak durmalı vs. O zaman çocuklar tiyatrodan soğumazlar diye düşünüyorum. İş sanat bunu çok iyi yapıyor ve 7 yaş altını bazı oyunlara almıyor.

Neyse, allahtan çocuklar bu oyunu güle oynaya seyrettiler, ne anladılar bilmiyorum ama cadıya gülüp durdular. Cadı aslında oyunu kurtaran karakterdi, o olmasaydı herhalde yarıda çıkmıştık.